Onur Lengerli Kimdir? Ne ister?

Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi 2010 mezunuyum.

Selçuk Üniversitesi Münazara Topluluğu Başkanlığını 2006 ve 2008 yılları arasında yaptım. Daha sonra ulusal münazara üniversiteler arası münazara konseyinde 2 yıl süreyle Ankara Bölge Temsilciliği görevinde bulundum. Davetler üzerine, kulüp yönetimi ve münazara eğitimini ara ara veriyorum.

"Youth Republic A.Ş." de Ekim 2005' ten çalışıyorum. 3 yıl süreyle Kampüs Marka Yöneticiliği yaptım. Ardından 2009 yılında "Yılın KMY'si" ödülüne layık görüldüm ve iki yıl kadar Operasyon Uzmanı olarak çalıştım. Halihazırda Youth Republic'de Hukuk Müşaviri olarak çalışıyorum.

Selçuk Üniversitesi Kampüs Marka Yöneticisi olarak çalıştığım yıllar şimdi geride kaldı, ancak verdiği tecrübe ve keyif unutulur cinsten değil. Şu ana kadar 100'ü aşkın ulusal ve uluslararası marka ile çeşitli reklam ve pazarlama operasyonlarında çalıştım.

Amatör olarak tiyatro ile ilgilenmekteyim. 1996 yılından beri ne o beni bırakabildi, ne de ben onu bırakabildim. Hala ara ara Selçuk Üniversitesi Münazara Topluluğu'na giderek amatör tiyatro eğitimlerine katkı sağlamaya çalışıyorum.

Onur L.

16 Ekim 2009 Cuma

Yılın Marka Yöneticisi Olmak


Delinin biri kuyuya bir taş atar, 80 KMY çıkarmaya çalışır. Sonra "taş" gibi işler çıkar.



2004 senesi eylülünde Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne bambaşka hayallerle gittim.

Gittim gördüm ki benim hayallerim Hukuk Fakültesi'nde gerçek olamıyor. Anne - babalarının kibirlerini yükledikleri, öğrenci kılığındaki; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıları, Yüksek Yargı Hakimleri, Anayasa Mahkemesi Başkanları, Onursal üyeleriyle dolu kantin. Haliyle kendime, kendi düşünceleri dışında başka düşüncelere de değer veren, konuşmaktan çok dinlemeye önem veren, ego'yu başarısızlık gerekçesi kabul eden bir çatı buldum kendime, Selçuk Üniversitesi Münazara Topluluğu ile tanıştım. Bu prensipler Ahmed Buğra ÇELİK'in prensipleriydi, benimsedim, dört elle sarıldım. Aylar geçti 2005 Mayıs oldu Buğra'nın (SUMO) takım arkadaşı Muammer OKUMUŞ gel dedi ve ben de nasıl bir delilik yaptığımdan bihaber marka operasyonlarında yer almaya başladım.

Bir yıl sonra Çaylak KMY, ardından kulüp başkanı ve junior KMY olmuştum bile. Markalar sardı dört bir yanımı, bilmediğim, büyük paralar ve sıkıcı ders notları olmadan öğrenemeyeceğim kadar pazarlama bilgisi, terimi öğrendim. Sahada yaptığım şeylerin müşterilerimiz olan (isimlerini vermekten kaçındım) büyük firmaların pazarlama departmanlarındaki yöneticiler tarafından şaşkınlıkla izlendiğini daha sonradan öğrenecektim. Nihayetinde delilik bana da bulaştı. Yılın KMY'si olabilmek oldukça zor bir işti muhakkak. Öyleki 80 tane, üniversitelerinin en becerikli, en popüler, en deli, en çalışkan, en enerjik, öğrenci kılığında profesyonellerle yarışmak sadece delilik olabilirdi.



Ve yer vermeden edemeyeceğim bir isim daha; Tuğçe Uçar(2008 Yılın KMY'si), Marmamra'nın efsane KMY'si, belki görür, duyar, okur. Hep bir adım öndeydi, İstanbuldaydı, benden daha sevimliydi, benden daha çok iş alıyordu, vs vs "o ve ben" aynı anda kısa listede olduğumuzda sevinemiyordum bile, ama bu sene Tuğçe merkezde olduğu için pozisyon avantajı yakaladım. Kısa listede adımı gördüğümde, düzeltiyorum Tuğçe'siz bir şekilde adımı gördüğümde, anons da peşinden geldi. "veee yılın KMY'si Onur LENGERLİ"

Mayıs 2005'ten beri tanıştığım insanlar, doğru zamanda doğru yerde olmak, bazen doğru yerde olamasak da sürekli çabalamak, pes etmemek, zevk aldığın işin peşinden koşmak, istikrarlı bir şekilde hırsla çalışmak, mutlu sonu getirdi. Beni sahada çalışırken gören operasyon uzmanları bana faşist olduğumu, ekibime sert davrandığımı söylediler sürekli, gelin görün ki kimseden bir şey istemedim karşılığında daha fazlasını vermeden, aynı zamanda şunu bilmek daha da güzel, benim kadar belki de benden daha fazla sevindiler Münazara Topluluğu'nun kırmızı şeytanları.

Şimdilerde Youthrep merkez ofiste operasyon uzmanlığı yapıyorum. Bir ofis dolusu deliyle, deli saçması fikirlerle, deli gibi ordan oraya koşturarak, pazarlama dünyasını sarsıyoruz.

Bilmem daha nasıl anlatılır, bir deli görürseniz ona sımsıkı sarılın, sarılın ki delilik size de bulaşsın!

Bulaşıcı Delilik Blog linki

15 Ağustos 2009 Cumartesi

Kavram Yönetimi

Kavram Yönetimi

Uygarlık kavramı acaba bir popüler kültür adaptasyonunun yüksekliğini ölçen bir kavram mıdır? Zira uygar toplum kavramının bir tanımı var mıdır?

Kanımca yeryüzünde kavramları yönetenler, her şeyi yönetir. Çünkü insanlar, toplumlar ve devletler kavramlar üzerinden hareket eder hale gelmiş ve tüm insanlık bazı kavramlara uygun davranmalarına göre yargılanır hale gelmiştir.

Dünyada insan haklarına saygılı bir devlet olmak bugün için bir uygarlık kriteri sayılmakta mıdır? Yoksa önemli olan bir sonraki aşamaya geçip doğaya ve hayvanlara da saygılı olmak kıstas mı olmuştur. Birleşmiş Milletlerinin 1948 de yayınladığı insan hakları evrensel bildirgesini imzalamak bir uygarlık timsali midir? Yoksa önemli olan “Magna Carta”yı yazabilecek kadar demokratik olabilmekle bu durum zaten geç kalınmış başka bir durum mudur? Görüldüğü gibi İngiltere 1215 de bir kavram ortaya atmış bu kavramı kendi vatandaşlarına yüzyıllar önce tanımıştır. O zaman İngiltere insan hakları konusunda dünyadan daha uygardır.

ABD insan haklarına geniş yetkiler tanıyan anayasasıyla özgürlükler ülkesi olarak ün yapmıştır. Ancak ABD son yılların en çok savaşan ülkesi ve yeryüzüne en çok zarar veren endüstrisidir. İngiltere’de ise “Vatanseverlik Yasası” ile ülkesinde yaşayan kendi vatandaşlarının günlük hayatlarında kullandıkları temel hak ve özgürlükler kısıtlanır olmuş, her yer mobese kameralarıyla doldurulmuştur. Guantanamo Üssü, ABD’nin görkemli insan haklarına bir kara leke olmayı başaramamıştır. Ama takdir edersiniz ki bunu hak edecek kudrettedir.

Acaba bugün dünya için “güç” görünenler neden aynı zamanda dünya için model olamayacak kadar çirkin problemleri bünyesinde taşımaktadır. Buna rağmen neden bu ülkeler uygar ülke olarak ifşa edilmektedir. Sebebi basit, bir ülkeye araba satarsanız ve fabrikası sizdeyse, daha sonra o ülkeye yedek parça satarsınız. Araba dendiğinde de akla siz gelirsiniz. Çünkü herkes sizin ürettiğiniz arabaya binmektedir. Daha sonra biri çıksa sizin yaptığınız gibi bir araba yapsa herkes ona taklitçi gözüyle bakacak yine bu işin piri olarak sizi görecektir. Zira mesleki birikiminiz ve tecrübeniz, çaylak rakibinize üstünlük sağlamaya yetecektir. Yeter ki iktisadi olarak mağlup olmayın.

Aynı zamanda ekonomik güç dengeleri sizi rakiplerinizden daha bağımsız, daha istikrarlı hale getiriyorsa bu durumu tek şeritli ve karanlık bir yolda arka arkaya giden arabalara benzetmemiz de mümkündür. Öndeki araç herkesin hızını belirleyecek ve tüm kriterleri o getirecektir. Öyleyse uygarlık ile ilgili kavramı ortaya atan devletler aynı zamanda neyin uygarca, neyin barbarca olduğunu da işaret etmektedir. O zaman devletler de peş peşe giden arabaların en öne yakın olma mücadelesi gibi, birbirini geçmekten uzak, sadece bu kervana ne kadar önce katıldığına bakılarak sıralanmaktadır.

Teknoloji üretebilmek ise tarih boyunca bir rekabet konusu olmamıştır. Teknoloji başlarda sadece günlük hayatı kolaylaştırmanın ve doğa ile mücadele etmenin bir silahı olarak görülmüştür. Mısır uygarlığının pi sayısını bulmasına bakalım. Nil, Mısıra hayat vermektedir ve Afrika kıtasında yer aldığından birinci jeolojik zamanın özelliklerini barındırmaktadır. Bu nedenle akarsuların debisi ve deniz seviyesinden yüksekliği azdır. Bu oluşum için birkaç milyon yıl öncesinden bahsettiğimiz için ve Mısır en çok M.Ö. 1000lere dayandığından bugünkü şekline benzediğinden şüphemiz yok. Bu nedenle Nil menderesler çizmektedir. Dairesel hareketleri olan verimli Nil kenarlarının yüz ölçümünü hesaplamak ve halka bu toprakları dağıtabilmek için, “yirmi ikiyi yediye bölmek” bir teknolojidir. Ancak herhangi bir rekabet yoktur, varsa bile bu rakip tüm heybetiyle doğanın kendisidir. Mısırdan örnek vermemin asıl sebebi özgün bir özgürlük olması ve kültür etkileşimlerden uzak kalmış olmasıdır. Yani herhangi bir muhatabınız olmadan da uygarlık geliştirebildiğimizin bir göstergesidir.

Son dönemde Çin’de yaşanan olaylarla anılan Uygurlar tarihte ilk mendil kullanan uygarlıktır. Zaten bu tip yaşamsal kararlar onları uygar kılmıştır, öyle ki yerleşik hayata geçmeleri, savaşçılıklarını kaybetmeleri, tarıma geçmeleri dönemin uygarlık kriterlerinin ötesindedir.
Bugünse durum hayatımıza başka kavramların girmesi nedeniyle form değiştirmiştir. Sendikal haklar, siyaset, rant, kar marjı, silah sanayi, endüstri, Petro-kimya, gen araştırmaları, transgenik bitkiler, nükleer araştırmalar, bilişim gibi kavramlar ve olgular artık hızlı hızlı üretmeyi, hızlı hızlı tüketmeyi emretmektedir. Çok üretmek çoğu zaman çok satmak olmadığı için pazarlama önem kazanmaktadır. Üretilen mal ve hizmetleri satabilmek için teknikler geliştirmenin ötesine geçmenin zamanı gelmiştir. Artık ülkeler ülkelere kültür, uygarlık dahası “trend” pazarlar hale gelmiştir. Bir mal veya hizmet satılmıyorsa; onu toplumun gözü önünde olan kişilere kullandırmakla rol model yaratılmakta ve tüketicinin şuursuzca oradan oraya bir şeylerin peşinden koşar hale getirmek bir endüstriyel ve teknolojik uygarlıktır.
Uygar olmak kanımca şuna benziyor. Tüketici bir pinpon topunu, endüstriyel mal ve hizmetler raketlerini ve bu raketleri yöneten şirketleri meydana getirsin. Masanın kendisi ise sektör olsun. Peki, bunun neresinde uygarlık derseniz cevabı ortada, uygarlık bir masa tenisine sahip olmaktır. Daha önce dediğim gibi bunun karlılığını gören komşularınız da kendilerine birer masa tenisi tedarik edeceklerdir.

Teknolojik gelişmeler elbette ki insan hayatını kolaylaştıracak niteliktedir. Fakat bu gelişmeler artık amaç olarak insan hayatını kolaylaştırmamakta, faydalar olasılık dahilinde yan getiri haline gelmiştir. Bir cep telefonu şirketini ele alalım, önce basit bir cep teflonu piyasaya sürer, sonra bunun boyutlarıyla oynayarak bir büyütüp bir küçülterek bunu tekrar pazarlar, sonra ürünü daha fonksiyonel hale getirerek satış sağlar, daha da sonra fonksiyonel ürünü sadeleştirerek tekrar satış sağlar. Burada insanın beğeni gibi psikolojik ihtiyaçlarına cevap verilmektedir ama amaç insan ihtiyaçlarını karşılamaktan fark edeceğiniz gibi uzaklaşmıştır. Artık daha çok kazanmak için daha çok üretilmektedir. Ama aynı kişiye sürekli benzer ürünü pazarlamak bir meziyettir. Bu da trendlerle oynamakla mümkündür. Bu sayede 5 sene içindeki hedeflere 1 senede ulaşmak mümkündür.

Silah sanayini düşünelim, karlılığı en yüksek sektörlerden biridir. Ülke olarak güçlü ve teknolojik silahlara sahip olmanız sizi uygarlık yarışından uzaklaştırmamakta aksine yarışın daha da göbeğine çekmektedir. Yani sizi sistemin dışına itmeye çalışanlara karşı oynadığınız bir koz haline gelmektedir. Peki, bu rekabet nasıl etkiler yaratır? Şöyle ki; silah üreten İsrail piramidin tepesinde bu durumdan nemalanırken, Pakistan ve Hindistan pazar oldukları için pozisyon kazanmakta, Türkiye gibi ülkeler ancak sayısal askeri üstünlüğü ile masaya oturabilmektedir. Yani Türkiye satın alma gücüyle, Hindistan ve Pakistan’ın barışma ihtimalinin yaratacağı pazar daralması tehdidiyle ve İsrail’de ABD senatosundaki Yahudi lobisinin seçim dönemlerinde bu silahların satılmadığı takdirde başkan adayına maddi desteği çekme tehdidiyle yürütülen muazzam bir dengeyi barındırmaktadır. Bu da bana teknolojinin uygarlık üzerinde sandığımızın aksine etkiler yarattığını işaret ediyor. Tabi teknolojiden kastımız evimizdeki mutfak robotu değilse, aslında o bile bir pazarlama serüveni.

Aslında tüm bu değerlendirmeler ışığında özgün ve şahsına münhasır bir uygarlığın var olabilmesi neredeyse imkânsızdır. Zaten uygarlık birazda kümülatif ilerleyen bir oluşumdur. Zararlı yanlarını ayıklamak ise neredeyse imkânsızdır. Dolayısıyla dünya dengeleri içerisinde önemli bir yer edinmek isteyen toplumlar el değmemiş mecraları araştırmak ve kendine işaret edilen hedeflerin peşinden koşmak yerine, mutlak suretle kavramları yeniden ele alarak eski hedefleri yeni bir bakış açısıyla işlemeli ve daha sonra bir trend yaratarak kendi ekolünü kurmalıdır. Aksi halde başarılı olmak bir kenara dursun, sürekli taklitçi olmakla ya da geri kalmışlıkla itham edilmekten kurtulamayacaktır.

20 Şubat 2009 Cuma

Sevgilisizlere, sevgililer gününde dikkat edilmesi gereken altın kurallar!

Selam Arkadaşlar;

Son birkaç gündür sevgililer gününün yaklaşması nedeniyle sevgilisi olmayan arkadaşlarımın bazı sıkıntılar yaşadığını tespit ettim.

Kendini abaza olarak nitelendiren bu arkadaşlar için birtakım çözüm önerilerinde bulunmak, toplumun bu kanayan yarasına derman olmak bir vatandaşlık görevi haline geldi ve üzerimde bir sorumluluk hissettim.

Sevgililer günü dediğimiz hadise Aziz Valentine'in başının altından çıkması esas alınsada tüm dünya tarafından bir ekonomik pompalama olarak kabul ediliyor. Heralde bunu biliyoruz dediğinizi duyar gibiyim. Atladığımız bir gerçek var madem hepimiz biliyoruz da bu psikolojinin esiri olmayı da neden bu kadar çok istiyoruz?

Sevgilisi olmayan bireyin, o gün cebindeki parayı harcayacak bir gerekçesinin olmaması neden bu kadar üzücü bir durummuş gibi şekilleniyor akıllarda.

Gelin görün ki açıklamak oldukça güç. O zaman ne yapacağız? Hiç açıklamaya çalışmadan sosyolojik perspektiften bakıp açılımlar, açıklamalar getirmeden bu krizi yönetmesini bileceğiz.

Peki neler yapmalı?
1- 14 Şubat günü dışarı çıkmamak en önemli faktörlerin başında geliyor. Çünkü dışarı çıkmadıkça her tarafta kırmızı kalpler sallanan ayıcıklar vs görmemeniz sizin psikolojinizi koruyacaktır.

2- Gün boyu telefonu kapamak çok önemlidir zira size zevzek arkadaşlarınızın mesaj atması da engellenmiş olur. Dahası ilişkisi olan, seviyesiz derecede bilinçli çiftlerden, onlara katılma tekliflerinden de uzak durmuş olursunuz.

3- Dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta televizyondan ve yazılı basından da uzak durmak, bunlara internet de dahil edilebilir. Size kimsenin ulaşmaması kadar önemli bir diğer husus sizin hiçbir şeye ulaşmamanız hatta o gün dünyadan kopmanızdır. Oysaki her şey ve tüm basın bu durumun üzerine gidecektir.

4-Sonuçta gün 24 saat sürdüğü için 24 saat tüm bağlantılarınız kopmalıdır.

5- Market ihtiyaçları bir gün öncesinden küçük market gibi yerlerden karşılanmalı, büyük alışveriz merkezlerinden uzak durulmalıdır. Öyleki bu tip yerler bol kalpli ve bol yapış yapış çift doludur. Sinir bozucu olabilirler.

6- Altın kurallardan bir diğeri ise ölü taklidi yapmak ve çalan kapıya dahi bakmamaktır.Zira koklayıp koklayıp gideceklerdir. Merakınıza yenik düşmemeniz çok önemlidir. Kapının ardında sizi neyin beklediğini asla bilemezsiniz.

Genel olarak bu krizi hepiniz bu altın kurallara uyarak vicdansız sevgilileri başınızdan defedebilirsiniz. Unutmayın bu sadece 24 saat sürecek ve yarından sonra her şey bitmiş olacak.

Son olarak da bir hatırlatma, size ulaşamayanlara bir sonraki gün sevgilimle başbaşa bir gün geçirdim kusura bakmayın kimseyle görüşmek istemedik demeyi de ihmal etmeyin.
Üzerinizden abaza imajınızı atmakla beraber esrarengiz aşık statüsü de kazanabilirsiniz.

Sevgili Aziz Valentine,seni tanımayı çok isterdim.Nasıl bi insansınki toplumsal deformasyon yaratabildin o günden bugüne!Sövgülerle.

Fatih Onur LENGERLİ

Bana önümüzdeki 24 saat boyunca ulaşamazsanız nedenini biliyorsunuz :)

19 Şubat 2009 Perşembe

Alvin Toffler 3ncü dalga teorisi

Yazar Hakkında Kısa Bilgi: Üçüncü Dalga, Şok, Kültür Tüketicileri, Eko-Spazm Raporu kitaplarının yazarı Alvin TOFFLER, meslek yaşamına Washington'da serbest muhabir ve Fortune dergisinin editörü olarak başlamıştır. Daha sonra Cornell Üniversitesinde, Russel Sage Vakfında, Toplumsal Araştırma Okulunda öğretim üyeliği yapmış, çeşitli yerlerde konferanslar vermiştir. Bilimsel dergilerde, gazetelerde yayımlanan sayısız araştırma ve makalesi vardır.
Yazar bu yapıtının hazırlanmasında çok çeşitli kaynaklardan yararlandığını açıklamaktadır. Bunların bir bölümü geleneksel bilgi kaynakları olan ve çeşitli ülkelerde yayımlanan 534 kitap, gazete, dergi, rapor vb.’dir. Alvin TOFFLER, ikinci kaynağını dünyanın dört bir yanında değişikliğin yaratıcısı olan kişilerle yaptığı görüşmeler olduğunu belirtiyor. Aile uzmanları, fizikçilerden, şirket yöneticilerine, meclis ve hükümet üyelerine, başbakanlara dek çok geniş ve çeşitli toplum kesitlerinden gelen bu kişilerle yazar, laboratuarlarda, şirketlerindeki odalarında, dershanelerde, stüdyolarda vb. yerlerde karşılıklı görüşmeler yaparak zengin bir ‘ilk elden bilgi’ derlemesi oluşturmuştur.

Ayrıca Prof.Dr. Gülten KAZGAN kitabın önsözünde; " Amerikalı yeni teknolojiyi yarattığı gibi , bunun doğuracağı değişmeleri de bu günden araştırıyor ; birinciyi yaratan toplumsal çevre ve kültür kökeni ikinciyi de uyarıyor . Geleceği görüp ona göre hazırlanma , oluşumları etkileyip arzulanan yöne çevirmek gereklidir. " diye belirtmektedir.

SUNUŞ


Alvin TOFFLER, XXI. Yüzyıl “Üçüncü Dalga Uygarlığı” "Sanayi Ötesi Toplumlar" tanımıyla ileri sanayi toplumu aşamasının da bir üstüne sıçrayacak toplumları incelemektedir. ‘Neden’ ve ‘Nasıl’ “İkinci Dalga Uygarlığı”nın tükenmekte olduğunu araştırdıktan sonra, bunun içinde oluşan yeniliklerin nasıl Üçüncü Dalga Uygarlığını hazırladığını göstererek sanayi ötesi toplumların yarattığı teknolojik olanakların, aile yapısından iş hayatının düzenlenmesine, mal ve hizmet arzının çeşitlenmesinden düşünce biçiminin çeşitlenmesine, yeni enerji kaynaklarından genetik mühendisliğin sağlayabileceği biyolojik evrime kadar etkilerinin neler olabileceği üzerinde durmaktadır. Üçüncü Dalga değişikliklere uyum sağlamanın güçlüklerine de değinerek yeterince hızlı değişiklik yapmamanın çok daha pahalıya malolacağı üzerinde durmaktadır.

Kitapta Uygarlık üç temel aşamada incelenmektedir ;

1.1.Birinci Dalga ( tarım aşaması ) (Etkin olarak 1000 yıl sürmüştür.) (M.Ö.8000-
M.S.165O)
2. İkinci Dalga (sanayi aşaması) (300 yıl sürmüştür.) (1650 – 1750’den bu güne)
3. Üçüncü Dalga (sanayi ötesi aşaması) (1955’den sonraki dönem)

Kitap özetle; temel olayın, önümüzdeki yılları anlamamızı sağlayan anahtar olduğunu, Onbin yıl önce tarımın bulunmasıyla başlayan “Birinci Dalga”nın yada Sanayi Devrimiyle başlayan “İkinci Dalga”nın getirdiği değişiklikler kadar önemli bir olay olduğuna işaret ederek, bizlerin “Üçüncü Dalga”nın nesilleri olduğunu ileri sürmektedir. Bu olağanüstü değişikliğin gücünü, kapsamını anlatabilmek için sözcükler arıyoruz. Yazar, uzay çağından, bilişim çağından, elektronik çağdan söz ederek insanlığın ileriye doğru bir sıçrama yaptığını, toplumsal yaşamın, tarihinde şimdiye dek görülmemiş ölçüde altüst olup yeniden düzenleneceğinin üzerinde durmaktadır. Üçüncü Dalganın temelden başlayarak yepyeni bir uygarlık olduğunu belirtmektedir.
Yazar, Üçüncü Dalga Dönemini iyi anlayabilmemiz için, Birinci Dalga ve özellikle İkinci Dalga Dönemini daha iyi anlamamız gerektiğini söylemektedir.

İKİNCİ DALGA
Kitapta, Üç yüzyıl kadar önce başlayan İkinci Dalganın, Birinci Dalganın tarıma dayalı toplumlarını yıkıp, yerine yepyeni uygarlıklar yaratan döneme geçildiğinden bahsedilmektedir. Sözünü ettiğimiz bu dönem sanayi devrimidir. Bunun yeryüzüne salıverdiği büyük güç -İkinci Dalga- bütün eski kurumlarla çarpışmış ve milyonlarca insanın yaşamını değiştirmiştir. Birinci Dalga uygarlığının tek başına egemen olduğu yıllarda dünyada yaşayan insanlar “ilkel” ve “uygar” diye ikiye ayrılmıştır. İlkel denilen insanlar, tarım devrimiyle karşılaşmamış, küçük kabileler halinde yaşayan, avlanarak, meyve toplayarak geçinen kimselerdi.
“Uygar” dünyaysa, bunun tersine, yeryüzünün, halkının çoğu toprağı işleyerek geçinen bölümleriydi. Yine de uzaktan yakından sanayi uygarlığını andıran herhangi bir gelişme yoktu. Geleceğin sözünü ettiğimiz bu belirtileri, o çağın şurada burada görülen garipliklerinden ibaretti. İkinci Dalgayı başlatan ve garip, güçlü, hareketli, enerjik karşı uygarlığı yaratan sanayi devrimi ilkeleri ile birlikte işte böyle bir dünyada çıktı. Yazarın ortaya koyduğu İkinci Dalganın ( Sanayi Toplumu)
İlkelerini maddeler halinde belirtecek olursak;

1.1. Bunlar üretimle tüketimin birbirinden kopmasının ve piyasanın rolünün gittikçe artmasının doğal sonuçlarıdır.
Bu ilkeler bürokrasinin doğmasına sebep olmuşlardır .
3.3.Eşleme ( snekronizasyon ) ( zaman )
4.4.Toplayıcılık ( enerji nedeniyle )
5.5.Büyüklük Tutkusu ( verimlilik )
6.6.Merkezileşme

Yazar, İkinci Dalga toplumlarında kararların seçkinler hiyerarşisi tarafından verildiğini belirterek bunları; süper seçkinler, seçkinler, alt seçkinler olarak üçe ayırmaktadır. ( Bunlar karar verdikten sonra kaynaklar sınırlı olduğundan bunlardan sonra gelenler de aynı karar yönünde çalışmak zorundadırlar.)
İkinci dalgada makine (fabrika) esastır.Temsil yetkisinde ve demokratik anlayışta da bu esas düşüncelere yön verilmiştir .
Yazar, Birinci Dalga toplumlarında merkezden uzaklaştıkça devletin otoritesinin zayıfladığını, İkinci Dalga ile birlikte siyasal ve ekonomik bütünleşmenin sağlanarak merkezin yani devlet otoritesinin güçlendirilmeye çalışıldığını ifade etmektedir..
Kitapta, ulus kavramından söz edilerek İkinci Dalganın bir çağdaş ulus olgusunu ortaya çıkarma girişiminden bahsedilmektedir. Kendi kendine yeten ve başkalarıyla aralarında hemen hemen hiçbir bağ bulunmayan ekonomilerin bölük pörçük bir araya getirilmesiyle bir ulus oluşturulamayacağını, çağdaş ulusun iyi bir siyasal sistem ile iyi bir ekonomik sistemin bütünleşmesinden ortaya çıkabileceği belirtilmektedir .


Yaşayan Enerji


Yazar, yeni olsun, eski olsun, bütün uygarlıkların ön koşulu olarak enerjiyi göstermektedir. Bilindiği gibi Birinci Dalga toplumlarının enerji kaynağını, insan ve hayvan gücü ya da güneş, rüzgar ve su oluşturmaktaydı. Bunun tersine, bütün İkinci Dalga toplumları enerjilerini kömürden, gazdan petrolden elde ederek Yeryüzünün enerji rezervlerine el atarak sanayi uygarlığını güçlendirmiş ve ekonomik gelişmeyi son derece hızlandırmıştır. Ancak doğaya bağımlı olan enerji rezervleri hızla tükenmektedir. Bu yüzden yeni enerji kaynaklarına ihtiyaç duyulmuştur.

Enerji Kaynaklı Teknoloji (Teknosfer)
Kitapta, yeni bir enerji sistemine geçişle birlikte teknoloji alanında yeni bir hamle başladığını Birinci Dalga toplumların, Vitruvius’un iki bin yıl önce dediği gibi, “zorunlu buluşlara” dayandırıldığından bahsedilmiştir. Bunlar vinçler, lövyeler, kaldıraçlar, presler insan ya da hayvan kaslarının gücünü artırmakta kullanılıyordu. İkinci Dalga teknolojiyi büsbütün yeni bir düzeye çıkardı. Her yanı dev elektromekanik makineler, taşıma kayışları, hortumlar, göstergeler vb. ile donattı. Bu yeni araçlar sadece kasların gücünü artırmakla kalmayıp, insanlardan daha iyi işiten, gören, dokunan makineler yaratarak, yeni makineler yapacak makineler icat ettirmiştir. Ayrıca kitapta İkinci Dalga uygarlığının yüzlerce ‘fabrika kentlerinin’ ortaya çıktığından bahsedilmiştir. Bu fabrikalardan çıkan ürünlerin pazarlanması bir sonraki boyutu oluşturmuştur.

Hızlanan Dağıtım

Birinci Dalga ve İkinci Dalga arasındaki dağıtım sistemini incelediğimizde Birinci Dalga toplumlarında malın genellikle el emeğiyle üretildiğini, her şeyin alışılmış şekillere uyularak tek tek yapıldığını dağıtım da aşağı yukarı buna uygun biçimde sağlandığını görmekteyiz. Tek tek alışverişin yerini, sanayileşmiş toplumlarda makine kadar önemli yeri olan kitle dağıtım ve pazarlama sistemleri almıştır.
Bütün toplumlar (ilkel , tarım ve sanayi toplumları) enerji kullanıp mal üretirler. Üretilen ürünlerin pazarlamasını yaparak dağıtımını sağlarlar.
Yazar, üretim ve sonrası dağıtımı sağlayacak gücün ise, İkinci Dalgaya özgü ‘Fabrika Eğitimi’ ile karşılandığını söylemektedir.

Fabrika İçin Eğitim


Sanayiinin halkası olan fabrikalar "İkinci Dalga" içinde önemli bir yer tutarak Fabrikalarda çalışacak insangücünü "Birinci Dalga"dan yani tarlada çalışanlardan karşılamıştır. Fabrikaları daha verimli işletmek için, fabrikayı model alan, herşeyi zamanında yapan, söz dinleyen, aklı pek çalıştırmayan kitle eğitimine geçildi.
İkinci Dalga ile birlikte yeni aile düzenine geçildiğini görmekteyiz.
Ailenin Ufalması(Sosyosfer)
Büyükaile düzeni dediğimiz büyükanne büyükbaba, anne, baba ve diğerleri ile birlikte büyük bir ev düzeni içinde tek bir ekonomik üretim yerini, sadece anne, baba ve birkaç çocuktan oluşan, mülkiyet anlayışına dayalı çekirdek aileye bırakmıştır.

İkinci Dalga teknoloji ve aile yapısı ile birlikte enformasyon alanında da yeni gelişmeleri ortaya çıkarmıştır.
Haber Endüstrisi(Enfosfer)

Birinci Dalgadaki haberleşme olanağı zenginlerin ve iktidar sahibi olanların tekelinde iken, İkinci Dalga teknolojisi ve kitle üretimi, haberleşmenin, eski iletişim kanallarının taşıyamayacağı bir çapta olmasını yani kitle haberleşmesini ortaya çıkarmıştır. Bunlara örnek olarak telefon, telgraf, gazete, radyo, sinema ve televizyon gibi iletişim araçlarını verebiliriz.
Yukarıda bahsettiğimiz konuların üçü birarada, toplumun temel yapısını oluşturur

Teknosfer (Teknoloji) zenginlik üretip dağıtırken, sosyosfer (toplum) bireylere toplumdaki rollerini dağıtır. Enfosfer de (Enformasyon) bütün sistemin işlemesini sağlamak için gerekli bilgiyi dağıtır.
Kitapta yazar, 1950’li yılları işaret ederek Üçüncü Dalganın kendisini göstermeye başladığını, İkinci Dalganın ilkelerini sarsarak kendi ilkelerini ortaya çıkardığını vurgulamaktadır.
Yazar bu ilkeleri; İkinci Dalga ilkeleri ile kıyas yaparak ortaya koymaktadır.

Üçüncü Dalga Teknolojisi


Üçüncü Dalga ile birlikte elektronik alanında ortaya çıkan büük gelişmeler, bilgisayar sanayii, uzay bilimi, okyanus altı araştırmaları, enerji bakımından çok tasarruflu ürünler, değişik bakış açıları ve iş sahaları ortaya çıkararak enerji israf eden İkinci Dalga endüstrilerinin yerini almaya başlamıştır.
Yazar İkinci Dalga teknolojisinin insanların fizik gücünü artırırken, bilgisayarın da düşünme gücünü artırdığını söylemektedir.

Artan Düşünme Gücü


Üçüncü Dalga ile birlikte insan zekası ile ilgii çalışmaların artmaya başladığını görmekteyiz. Bu konu ile ilgili Dr. Donald F.KLEIN bir çalışmasında “akılsız-yani uyarıcılığı olmayan- yoksul çevrede yetişen insanlarda becerinin arttığını, kendine güvenin geldiğini, merakın oluştuğunu, araştırmacı kimliğin geliştiğini, hayal gücünün arttığını belirterek, (Akıllı bir çevre akıllı insanlar yaratır.) sözüyle de çevrenin önemini vurgulamaktadır.

Üçüncü Dalga elektronik ve bilgisayar sistemlerine dayanan üretimle İkinci Dalganın hantal çalışan kitle üretiminin yerine, daha hızlı, parça sayısı az, elektronik beyne sahip yüzlerce iş sahası ortaya çıkarmıştır.

Yazarın, yeni üretim sistemi ile birlikte “elektronik köşk” diye adlandırdığı daha küçük çalışma birimlerinin ortaya çıkarak İkinci Dalganın getirdiği bürodan ve fabrikadan alıp eve ofis kurma şeklinde, aileden, okula, ve şirkete kadar bütün kurumlarda değişiklik yaratabileceğini söylemektedir.

Bu değişiklik çalışma koşullarında ortaya çıkabilecek”Esnek zaman” kavramını ortaya koyan yazar, insanların kendi çalışma saatlerini, belirli sınırlar içinde, kendisinin saptayabileceğini ifade etmektedir.

SONUÇ


Feodal bir yapıya sahip, tarıma dayalı, insanların sınıflara ayrıldığı kendi gereksinimlerinin çoğunu kendisinin karşıladığı, sınırlarını (M.Ö.8000-M.S.1650) olarak belirlenen Birinci Dalga (tarıma dayalı) dönemden, insanları tarımdan alıp kitle üretimine özellikle sanayinin temel yapı taşı olan fabrikalarda kitle üretimine geçerek bunu da yaparken doğal kaynakları büyük hızla tüketerek, kentleşme sürecini hızlandıran ve sınırlarını (1650-1950) olarak belirlenen İkinci Dalgaya geçilmiştir.
Dünyamızda İkinci Dalga Dönemine geçmiş ya da geçecek toplumlar olsa da Üçüncü Dalga diye ifade edilen (Sanayi Ötesi Devir) yeni bir dönemde, merkezlerde toplanmayan üretimin olduğu, bitmeyen enerji kaynakları olan, kentlerden uzak, ev ofisine geçilmiş, bireysel iletişim özelliklerini barındıran Birinci Dalgaya benzer fakat teknolojiye dayanan olgularla İkinci Dalganın İlkelerini zorlamaya başlayıp, değiştirmeye başladığı, zaman sınırlarını belirlediğimiz hangi dönem olursa olsun, bugün dünyada gittikçe daha çok insan kabul ediyor ki, ilerleme yada yaşam, standartlarındaki maddi öğelerle ölçülemez.
Moral, estetik, siyasal ve çevre bakımından kötü duruma itilmiş, yozlaştırılmış toplumlar, ne kadar zengin ve teknoloji açısından gelişmiş olurlarsa olsunlar, ileri bir toplum sayılamayacakları kitabın sonuç bölümünde ifadesini bulmuştur.
Yarının uygarlığı için doyumsuz bir duygusal yaşam ve sağlıklı bir psikosfer (psikoloji) yaratabilmek için bireyin üç şeye ihtiyacı olduğu da ifade edilmektedir.
Bunlar; bir topluluk, bir yapı, ve bir anlamdır.

Yorum;

“Gelecek yılların veya çağların üzerinde düşünen bilim adamlarından biri olan Alvin Toffler’ e göre günümüzde insanlık 3uncu dalga diye tanımladığı bir dönemde yaşamaktadır. Sizce bu dönem dünyanın tek tip uygarlığa gitmesine neden olacak olan bir süreç midir?"
Cevabımı genel bir değerlendirmeyle olumsuz olarak verebilirim. Çünkü bilgi ve enformasyon insanların zihninde oluşur her insanın yaratıcılığı ve fikirsel gelişimi farklıdır ihtiyaçlarda coğrafya ve koşullara göre değişkenlik arz eder bu nedenle mutlaka farklılıklar olacaktır.
1nci dalga dünyada yaşandı teoriye göre her uygarlık tarım yaptı yaşamak için, göçebe ve avcı toplayıcı kültürler tutunamadı, tarım toplumlarının uygarlık basamaklarını daha hızlı aşması bazı toplumların hızlı gelişmesini bazılarının da yok olmasına neden oldu ama sibirya tundrasındaki insanlar çavdar ekti, anadolu buğday, hindistanın muson yağmuru alan kıyıları pirinç ama hepsi de tarım yaparak geçirdi bu evreyi uygarlıkların hepsi tarımla gelişti ama farklı konularda uzmanlaştırdı coğrafya onları.
2nci dalgayı ele alalım sanayi devrimi ve endüstriyel gelişim tarım toplumlarını hedef almaya başladı sanayileşenler sanayileşemeyenleri. Sanayileşene emperyalist, sanayileşemeyenlere sömürge dedik. Bazı sömürgeler sadece tarım toplumunda kaldığı ve uygarlığını 2nci dalgaya taşıyamadığı için yok oldu ya da himaye altına girdi kullanıldı. Hammadde kaynağı olarak kaldı. 2nci dalga uygarlık sürecini hızlandırdı, 1nci dalgayı yakalayamayan hiçbir uygarlık dünya üzerinde kalmadı, artık 2nci dalgayı yakalayamayanlar bugün hala var ama 3ncü dalga geldiğinde 2nci dalgayı yakalayamayanlar için son yaklaşıyor. 3ncü dalga bilgi ve teknoloji ise enformasyon ve bilişim üzerine bir yarışsa 2nci dalgaya dahil olamayan uygarlıklar için daha büyük bir felaket geliyor demektir. Fakat bu son nasıl olursa olsun uygarlıkların tek tipleşmesi hipotezi çürümeye mahkumdu.
Nasıl mı? Şöyle açıklayalım, ABD ve dünyanın sömürge ülkeleri bilgisayar teknolojilerinde Microsoft kullanıyor, bu sömürüye dur diyenler Apple-Mac, Almanya Suse-Linux, Çin daha başka yazılım ya da işletim sistemleri kullanıyor. Aslında 3ncü dalga dünyayı sayarken aslında farklı diller konuşuyor, evet belki aynı enstrümanı kullanıyorlar ama ezgiler çok farklı. Hepsinin temelinde "2lik tabanda bilgisayar yazılımı" var, birler ve sıfırlar kullanıyorlar. Üretime gitme metotları hala çok farklı, tıpkı 1nci ve 2nci dalgada olduğu gibi coğrafya, ve kümülatif kültür birikimi toplumları farklı kılmaya devam ediyor. İnsanlar ne kadar evlerine kapanıp işe gitmeden dünyayı, işlerini, hayatlarını, teknoloji sayesinde idare edecek hale gelirse gelsin sonuçta rekabet hep var olacak ve rekabet oldukça milli çıkarlar olmasa da Neo Liberal ekonomi piyasası, şirketlerin rekabetini koruyacaktır. Böylece 3ncü dalga tek tip uygarlığa gidemeyecektir. Tıpkı, hala Avustralya’ da Afrika’ da bazı az gelişmiş uygarlıkların bulunduğu gibi, 1nci dalgayı yakalayamayanlar var olacaktır bir şekilde. Yahut tarıma geçip de sanayileşmeyi yakalayamayan ülkeler olduğu gibi Şili gibi, sanayileşmeyi bir nebze başarıp teknolojiyi yakalayamayan ülkeler olduğu da bir gerçek.
Son olarak da her aşamayı aşıp, 3ncü dalgayı başlatan ülkelerde var ama resmin tamamını görmek için bir adım geriye çekilip baktığımızda bu sürecin uygarlık yarışı olduğu görülüyor.
Teoride bence ihmal edilmiş en önemli unsur insan faktörü. Doğruluk, güzellik, azim vs ne kadar insanca duygularsa ihanet, rekabet, hırs, bencillik vs de insana özgü. Uygarlığın sürüp gidip, en sonunda da çıkacağı yer tek tip bir uygarlık olamaz. İnsan uzlaşamaz, uzlaşsa bile bu kimliği ya sahtedir, ya da geçicidir. Tek tip uygarlık olup çıksa bile üçüncü dalga ülkeleri yine kendi içinde bölünecektir.
Kanımca, 3ncü dalga; yeni sistemler, yeni kaynaklar, yeni hayatlar getirse de yeni yönetimler de getirecektir. Napolyon Bonaparte' ın da dediği gibi;
“Neyle yönetilirsek yönetilelim, krallar hep olacak!...Bu nedenle”
3ncü dalga uygarlık serüveni kabul etmeliyiz ki, bir gerçek. Gelin görün ki dünyayı tek tip uygarlık hale getirmek hala benim gözümde oldukça ütopik.

Okuyuculara önemli bir hatırlatma; Bu konuyu Yakındoğu Üniversitesi'nde okuyan ve Mustafa Hoca'dan ders almaları sebebiyle araştıran arkadaşların şuursuzca kopyalayıp yapıştırmaları menfaatlerine olmayacaktır. Bu paylaşım daha ziyade size araştırması ve kaynak bulunması oldukça güç olan bu konu hakkında sizlere araştırmacılara fikir vermesi ve ışık tutması amacıyla yapılmıştır.

SAMETYALILAR VE DİN

Tabular, insan hayatına önemli derecede yön veren olgulardır. Din ise özüne ve sözüne dokunmaktan en çok çekindiğimiz tabu diyebilirim. İnsanoğlunun tarihsel süreç içerisinde dini neden bu denli tabu gördüğünü ve dinin toplumsal hayatı düzenleyecek kadar güçlendiğini anlamak için gelin bir kurgu yapalım.

Hayali bir dünya ve hayali toplumlar olsun düşselliğimizde. Öncelikle biz kendimize bir kavim adı verelim. Bu kavmin adı da “Sametyalılar” olsun.

Sametyalılar tarihsel süreç içerisinde antik çağları yaşamış kendine göre bir yazı dili bulmuş, günlük hayatı kolaylaştıracak buluşlar yapmış, başka herhangi bir kavimden etkilenmemiş özgün bir kültür olsun. Bu ilkel medeniyet yapısında, John Locke’ un toplum sözleşmesinde anlattığı her sürecin yaşandığını var sayalım. Neydi onlar? Önce bağımsız aileler halinde yaşamış olsun Sametyalılar, daha sonraları vahşi hayattan korunmak için bir araya gelmiş olsunlar, daha da sonraları doğayla mücadele etmeyi öğrendikçe daha başka bir mücadelenin içine girmiş olsunlar. O mücadelenin kaynağı aslında benim tabirimle otorite boşluğu. Artık temel ihtiyaçları konusunda sorunlarını gidermiş, doğayla mücadele etmeyi başarmış bir toplum var elimizde. Daha ne isteyebilir ki bundan yüzyıllar öncesinde var olmuş bir kavim?

Tabiî ki bugün suç diye adlandırdığımız ve yine bugün hak diye tanımladığımız özgürlüklerin sınırlarını çizmeyi isteyebilir. İnsan içgüdülerinde yer alan bencilliğin getireceği sorunlar, bugün bile sorun oluyorsa o gün çok daha ciddi boyutlarda olmalı değil mi? John Locke da bu durumda bir kargaşa ortamının doğduğunu bize anlatıyor, desteklemekle beraber açıklamaya devam ediyorum. Toplum içerisinde meydana gelen adaletsizlikler artık çekilmez bir noktaya ulaştığında, tüm bireyler bir araya gelerek taşlarından, sopalarından vazgeçerek güç kullanma hakkını birine ya da birilerine devretmeyi akıl ediyorlar, karşılığında bugünkü devlet mantığının temellerini atan korunma ihtiyacını talep ediyorlar ve varsayımsal kavmimiz Sametyalılar, John Locke’ un varsayımsal toplum sözleşmesine ulaşıyorlar.

Artık Sametyalılar kurumsal bir kimlikle karşımızdalar, tüzel kişiliği de kazanan Sametyalılar uygarlık maratonlarını burada tamamlamış olamazlar. Sametyalıların ihtiyaçları bir bir karşılanırken başka sorunları doğar. Doğa olaylarını açıklamakta güçlük çekerler, âlimleri, bilginleri ne kadar açıklama getirmeye çalışırsa çalışsın, başka yöntemler kullananlar ortaya çıkacaktır. İnsan psikolojisindeki yerini o günlerden bugüne korumayı başaran, umut.

Sorunları çözemeyen Sametyalılar âlimlerin mantıksal yaklaşımlarının tıkandığı yerde alternatif bir cevap aramaya koyulurlar. Bugün pek de hoş karşılamadığımız ama tarihte çokça görülen büyücülük müessesesini tesis ederler. Ama ben buna biraz daha onurlu bir isim koymayı tercih ediyorum, gelin biz buna “Şamanlık” diyelim. İnsan umutlarını yüz üstüne çıkararak ve yine çaresiz kalan kişilerin içlerinde taşıdıkları inancı kullanarak onlara yaşama gücü veren bir oluşum.


Zamanla Sametyalıları öyle örgütler ki bu şamanlar, toplumda ileri gelen kişiliklerden biri oluverirler. Âlim olmakla, şamanlık arasında çok ince bir çizgi kalır. Gel zaman git zaman umut, merakı yener ve şamanlık bu mücadeleyi kazanır. Artık Sametyalılar için şamanlık bir devlet müessesesi haline gelir. Otoritenin, yani liderimizin sağ kolu haline gelir. Çünkü lider, mantığıyla toplumu sevk ve idare edemediği noktada şamanın gücünü arkasına alarak halkını inandırabildiğini fark etmiştir. Lider mi halkı yoksa şaman mı lideri yönetir hale gelir orasını sizin takdirinize bırakıyorum?

Velhasıl, günümüze doğru birkaç yüzyıl geçmiş olduğunu ve artık Sametyalıların güçlü kendi kuralları ve inanışları olan, örfi geleneklere sahip bir toplum haline geldiğini kabul edelim. Bu özgün kavmimiz bir gün gelir ve bir başka medeniyetle karşılaşır. Bu öyle kara bir gün olacaktır ki Sametyalılar için, açlığı, susuzluğu, kanı ve şiddeti beraberinde getirecektir. Kendi konuşabildiği dilden başka bir dili tanımamış, kendi doğrularından başka bir doğru bilmemiş iki medeniyetin tarih boyunca yaptığı tek şeyi yapabilmeyi akıl edebilmiş liderler. Sametyalılar ve düşman kavim savaşın ortasında bulurlar kendilerini. Savaşın acı yüzüyle tanıştıklarını ve savaşın ne kadar süreceğini anlatmayacağım size, benim burada anlatacağım faktör daha çok şamanı ve tebaasını ilgilendiriyor. Savaşta Sametyalıların artık yol göstereni, umudu, tükenmiştir. Çünkü etten ve kemikten olan, umudumuz şaman, ölmüştür. Ama bir başka kavim tarafından öldürülmüştür.

Bunun üzerine sinirlenen Sametyalılar her yerde düşman kavmin şamanını aralar. Gelin görün ki bulamazlar. Bakmadıkları tek bir taşın altı bile kalmamıştır. Bir süre sonra anlarlar ki düşman kavmin umudu da, inancı da yerde değil, göktedir. Ne el uzanabilmektedir, ne kılıç kesebilmektedir. Sametyalıların umutları, çözümleri, değerleri, inançları yerde kanlar içinde yatarken, düşman kavmin hiçbir değerine dokunamamıştır Sametyalılar. Bunun üzerine tanrılarını yerde değil gökte aramaya başlamıştır silinip giden, benliğini kaybeden Sametyalılar’ dan geriye kalanlar.

Hayal gücümüzde var ettiğimiz bu toplumdan aslında bir çok analiz yapabilmemiz mümkün. Ama analizimi yine sona saklayarak, tek bir analizle devam etmek istiyorum.
İnsanlara umutsuzluğunda umut veren, inancını kaybettiğinde dayanma gücünü veren tarihte hep din olmuştur öyle değil mi? Ama din neden devletsiz var olamamıştır? Acaba bunun altında yatan yine toplumsal hayatı düzenleme isteği olabilir mi?

Şöyle düşünelim, söz meclisten dışarı kendimizi, on kişiyi bıçakla öldürmüş, sayılamayacak kadar hırsızlık yapmış, onlarca kadının ırzına geçmiş bir suç makinesi olarak hayal edelim. Bizi durdurmak için devlet ne kullanmalı? Ölüm cezası ya da ardından gelecek suçlulara verilecek acı ve elem dolu cezalar, tarih boyunca bu suçlardan insanları uzaklaştırabilmiş mi? Şahsi kanaatime göre ahlaklı olan insan zaten bir başka insanın hayatını elinden alamayacağı düşüncesiyle kimsenin hayatına kast etmeyecektir. Hırsızlığı doğru bir davranış olarak görmediği, haksız bir davranış olarak gördüğü için yapmayacaktır. Hiçbir kadının iffetine, insan onuruna yakışmayan bir davranış olduğunu bildiği ve bunun asla kendi özgürlüğü içine girmeyen bir davranış olduğunu kabul ettiği için yeltenmeyecektir. Böylesi erdemli bir toplumda zaten sorun yoktur. Fakat bir toplumda herkes erdemli olmayacaktır. Nitekim olağan hayat tecrübesiyle de sabittir bu sav. Bu erdemi taşımayan bireylere de bu dünyanın yaptırımı dışında bir yaptırım öngörmek çok makul kabul edilebilir.

İnsanların yüreğine korku salabildiğiniz sürece onları yönetebilmeniz kolaylaşır. Kaybedecek bir şeyi olmayan kişileri nasıl alıkoyardınız peki? Onlara da sonun aslında onlar için bir başlangıç olduğunu anlatabilirseniz, kaybedecekleri bir şey vermiş olursunuz! Bu nedenle din aslında ütopya olarak erdemli topluma ulaşana kadar en iyi yaptırım yollarından biri olacaktır devletler açısından. Bunu fark etmiş olmalıdırlar ki devletler, eninde sonunda tek tanrılı dini kabul etmişlerdir. Tabiî ki istenen ve gönlümüzden geçen insanların dini yaptırımlardan korktukları için değil, gerçekten yanlış olduğunu bildikleri için başkalarının özgürlüklerine, haklarına el uzatmamalarını sağlamaktır. Ama o gün gelene kadar en pratik yol bu gibi gözüküyor.

Şimdi tüm bu kabuller ve varsayımlar ışığında günümüz toplumuna gelelim. İnsanoğlu dünya denen gezegen üzerinde herhangi bir iradesi ya da tercihi olmaksızın vücut buluyor. Doğduğu ülke ve ailenin değerleri ve inanışlarını benimsiyor. Bunları değiştirebilecek yaşa geldiğinde zaten artık o yapının bir parçası haline çoktan gelmiş oluyor. Rusya’da Protestan inancına mensup bir ailenin çocuğu acaba Birleşik Arap Emirliklerinde doğmuş ve Müslüman inancıyla yetiştirilmiş bir çocuğa göre daha mı tanrıya uzak? Son semavi din Müslümanlık diye, dünyaya Müslüman bir ailenin yanında gelenler, acaba hayata bu manada bir sıfır önde mi başlıyorlar. Bence herkesin doğduğu coğrafyayla alakalı olarak yaşayışı ve inanışları şekilleniyor. Bu nedenle kimsenin, kimseye bu konuda farklı davranması ya da doğru yol göstermeye çabalaması mümkün değil. Esas olan ahlaktır diye bir yargıya varmaktan alıkoyamıyorum kendimi. Sonuçta inanan herkes tek bir tanrıya inanıyor. İster buna God desinler, ister Allah, ister Dieu desinler, esas olan; günahından çekindiğiniz ve yaptırımından korktuğunuz için doğruya yönelmeniz veya sevabının getireceği faydaların hesabını yaparak sergileyeceğiniz doğrular değildir.

Gerçekten doğru olduğuna inandığınız, insanların eşitliğine inandığınız, diğer insanların özgürlüklerine saygı duyduğunuz ve bence en önemlisi erdemli insan davranışlarına ulaşmak istediğiniz için ahlaklı davranışları sergilemektir.

İster toplum yaşayışı ve devlet düzenlerinin oluşturduğu dişliler arasında dövülerek bu sonuca mahkûm edilirsiniz veya dini yaptırımlarla tehdit edilirsiniz, isterseniz; bu doğruya siz inandığınız ve doğru bulduğunuz için inanırsınız.


9 Kasım 2007 Cuma

Tesadüfler

Tesadüf sanki düşündüğün bir şeyi ertesi gün bir gaztede okumak ya da televizyondan izlemek gibidir. Aslında sen farketmişsindir, sen düşünmüşsündür, sen şekillenmişsindir de, onu daha kimseyle paylaşmana fırsat kalmadan, gece biri gelmiş, başucuna oturmuş, kulağına fısıldayarak; "hadi anlat" demiştir! Sense uykuyla sayıklarken, şu sözlerdir dilindeki düğümü çözen; "peki neden böyle söylüyorsun"...... sonra anlatmaya çalıştıkça teslim olacaktır zihnin.....bir anda sıra gelmiştir tam da öğrenilmek istenilen konulara.....üstelik saklamak istediğin hiç bir şey olmadığı için dökülüverrmiştir dudaklarının arasından kelimeler. Nerden bilebilirdin ki gecenin bi yarısı birinin gelip de seni konuşturacağını! Sanki!!!
Acaba olmuş mudur böyle bir şey? Ama olamayacağına göre! Tesadüf müdür peki tüm bunların senin zihnindekilerle aynı olması? Derken başka bir mistik düşünce sarar aklını. O an orda olan her şey, bu olay, bu yer, bu oda, sanki...... sanki senin daha önce düşündüğün gibidir(?) Nasıl olabilir bu? Bu sorunun cevabını ararken bulursun kendini......bir de bakmışssın sol yanağındaki kırşıklıklar kulağının arkasına doğru treddütlü bir ilerleme içerisine girişmiştir. Derinin senin için yaratmaya çalıştığı çukurluk, bir çok insanı kıskandıracak bir krater haline getirmiştir, yanağının tam merkezinde. Bu tebessümdür senin adına şu cümleleri kuran: Yine olacakları gördüm.... ama bunu kimseye anlatamam ki!....Olsun en azından ben biliyorum..... kimbilir, "bir daha ne zaman başıma geleccek böyle bir şey" der gibidir yanağındaki gamzeye eşlik eden göz kapaklarının ağırlaşarak yarattığı ince çizgiler.
Dejavu mudur bu? Neden her insana olur da bu, hiç bir insan bir diğerinin gördüğüne inanmaz; kendisininkine inandığı kadar? Aslında suçluyu görür gibiyim. Kendinimizi bile tüm o gördüklerimizin tesadüf olduğuna inandırmışızdır da ondan! Evrendeki her şeyin tesadüf olduğuna inandırabilirmiyiz acaba kendimizi? Tesadüflere bağlayabilirmiyiz Venüs'ün Dünya etrafında her 8 yılda bir çizdiği pagan yıldızını? Peki yine tesadüf müydü pagan yıldızının anlattığı "hava, su, ateş ve toprak? Hava zekayı, Su duguları, Ateş iradeyi, Toprak da madde alemini anlatıyordu da neydi beş köşeli pagan yıldızının beşinci köşesinin anlamı? Ruh!!! İşte buna varsayım derim! O zaman varsayımsa nasıl oluyordu Çin'den bize kadar onlarca ülkenin bayrağına girebilmişti pagan yıldızı? Tesadüf mü? İşin enteresan tarafı; bu ülkede neden insanlar hilal ve yıldızı bir şehidin dökülmüş kanına, gökyüzünden yansıyan ayın şavkı ve yakın olan bir yıldızın bir arada bulunması tesadüfünden sanıyor? Neden oradaki hilali müslümanlık sembolü sanıyorlar? Hilalin aslında Mezopotamyadan başlayarak, Anadoluyu da içine alan Afrikaya kadar uzanan bereketli toprakları temsil ettiğini bilmiyor, o yıldızın beş köşeli pagan yıldızı olduğunu neden bizim insanımız bilmiyor? Tesadüf mü bu kadar önemli bir şeyi bu kadar insanın bilmemesi, yerine de tesadüfi bir şey koymayı daha değerli bulması?
İnsanlar tesadüflere inanmak istiyor. Yoksa nasıl heyecan katarlar küçücük dünyalarına? Aslında kimileri açıklamalar peşinden koşar, çevresinde olan biten her şeyin nedenini sorgular, bunun sebebi aslında daha uzakları anlayabilmek içindir.Kimileri de kendini tesadüflere teslim eder ki daha uzaklar tesadüfen ona gelebilsin. Anlıyoruz ki bir yola çıkanlar var, bir de bekleyenler. Yola çıkanların da bir yerlere varacağını kabul edersek; hem tesadüflere inanmayanlar gittikleri yere varınca tesadüf diye bir şeyin olmadığını ispatlayacaklar, hem de bekleyenler beklediklerine kavuşunca tesadüfün gerçek olduğuna bir kez daha inanacaklar.
Ben her daim bir yere doğru sefere çıkanlardanım, gerçeğimi bulmaya. Siz de bekleyenlerden olun sadece bu sefer-lik(!)


F.Onur LENGERLİ

Fatih Onur LENGERLİ _ CV

BU CV 2008 YILINDAN BU GÜNE GÜNCELLENMEMİŞTİR



Work experience

Kasım – Aralık 2008 “Monster.com.tr” kariyer sitesinin viral tanıtım sorumluluğu.

Ekim 2008 Ülker “Metronut” 10.000 ürün, penetrate gerilla reklam koordinatörlüğü.- Konya

Ekim 2008 Nescafe 6.000 ürün, penetrate gerilla reklam koordinatörlüğü. - Konya

Mayıs 2008 Üntv (Selçuk Üniversitesi Tv) Münazara Meydanı 5 Programı Yapımcılığı Ve Sunuculuğu - Jüri komitesi.- Konya

Mayıs 2008 “Campus Mall” (road show) organizasyon bölge sorumluluğu. - Konya

Mayıs 2008 “Avea Football Fever 3” organizasyon bölge sorumluluğu. (Uluslararası PS Turnuvası - Konya

Mayıs 2008 “Avon Roadshow” organizasyon bölge sorumluluğu. - Konya

Mayıs 2008 Eti “ikidebir” viral çalışma ve gerilla reklam koordinatörlüğü. - Konya

Mayıs 2008 Eti “İkidebir” penetrate 35.000 ürün, sampling ve gerilla reklam koordinatörlüğü. - Konya

Mayıs 2008 Ülker “Piko” penetrate 17.500 ürün, sampling ve gerilla reklam koordinatörlüğü. - Konya

Mayıs 2008 Kotex penetrate 32.000 ürün, sampling ve gerilla reklam koordinatörlüğü. - Konya

Mayıs 2008 First Ice penetrate 35.000 ürün, sampling ve gerilla reklam koordinatörlüğü. - Konya

Mayıs 2008 Uludağ Üniversitesi 10. Ulusal Münazara Şampiyonası’ na katılım. (Çeyrek Final) Takım Kaptanlığı - Bursa

Nisan 2008 Kraft-Patos penetrate 42.500 ürün, sampling ve gerilla reklam koordinatörlüğü. - Konya

Nisan 2008 Kariyernet “Kariyer Turu 08” organizasyon ve koordinasyon sorumlusu. - Konya

Mart 2008 Süleyman Demirel Üniversitesi Münazara Turnuvası Jüri Üyeliği. Takım Kaptanlığı (Çeyrek Final) - Isparta

Mart 2008 1. Red Bull Flugtag tanıtım koordinatörlüğü. - Konya

Mart 2008 Pamukkale Üniversitesi Münazara Turnuvası Jüri Üyeliği.Takım kaptanlığı. (Çeyrek Final) - Denizli

Mart 2008 2.Ankara Bölge Ligi 3.Ayak TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Münazara Turnuvası Jüri Komitesi. Takım kaptanlığı. (Yarı Final)- Ankara

Şubat 2008 2. Ankara Bölge Ligi 2. Ayak Münazara Turnuvası Selçuk - Organizasyon Komitesi Başkanlığı - Konya

Aralık 2007 Bilkent Üniversitesi Münazara Turnuvasına jüri olarak katılım. Takım kaptanlığı. Ankara

Kasım 2007 – Ocak 2008 “Nescafe” sampling ve gerilla reklam koordinatorlüğü. Konya

Ekim 2007 – Aralık 2007 Monster.com online reklam koordinatorlüğü ve operasyon yöneticiliği. Konya

Haziran 2006 – (devam ediyor)Kampus Reklam – Bağımız Pazarlama ve Araştırma Hizmetleri A.Ş. Mecidiyeköy-İstanbul
Marka Yöneticisi – Konya ve Selçuk Üniversitesi Sorumlusu.

Haziran 2006 – (devam ediyor)Selçuk Üniversitesi Münazara Topluluğu Başkanlığı. Konya

Agustos 2007 Avrupa Üniversiteleri İngilizce Münazara Şampiyonasına Jüri olarak katılım. Takım kaptanlığı. İstanbul

Mart 2007 – Haziran 2007 Üntv (Selçuk Üniversitesi Tv) Münazara Meydanı Programı Yapımcılığı Ve Sunuculuğu.
(42 Yayın)Konya

Mayıs 2007 – Haziran 2007 “Nescafe” sampling ve gerilla reklam koordinatorlüğü.Konya

Mayıs 2007 Orta Doğu Teknik Üniversitesi Pre – Euros 2 ingilizce münazara turnuvası. Jüri olarak katılım. Takım kaptanlığı. Ankara

Mayıs 2007 “Beauty Tour” (road show) organizasyon bölge sorumluluğu. Konya

Mayıs 2007 “Patos Football Fever 2” organizasyon bölge sorumluluğu. Konya

Mayıs 2007 “Evy Lady” sampling ve gerilla reklam koordinatörlüğü.Konya

Mayıs 2007 “Kotex” sampling ve gerilla reklam koordinatörlüğü. Konya

Mayıs 2007 “Eczacıbaşı Okey” sampling ve gerilla reklam koordinatörlüğü. Konya

Nisan 2007 – Haziran 2007 “Eti Promosyon Kampanyası” gerilla reklam koordinatörlüğü. Konya

Nisan 2007 “Anadolu Cup 4” Üniversiteler arası Münazara
Organizasyon Komitesi Başkanlığı.(24 Üniversite)Konya

Mart 2007 – Haziran 2007 “Sony Ericsson Mobile” gerilla reklam koordinatörlüğü.Konya

Mart 2007 “Akbank exi-26” gerilla reklam koordinatörlüğü.
Konya

Mart 2007 “Kent - Trident” gerilla reklam koordinatörlüğü.
Konya

Mart 2007 Niğde Üniversitesi Münazara Turnuvası. Jüri olarak katılım. Takım kaptanlığı. (Final)Niğde

Şubat 2007 Pamukkale Üniversitesi Münazara Turnuvası, Jüri olarak katılım. Takım kaptanlığı.(Yarı Final)Denizli

Şubat 2007Ankara Bölge Ligi Üniversiteler arası Münazara Turnuvası. Organizasyon Komitesi Başkanlığı.
(12 Üniversite)Konya

Aralık 2006 “Coca Cola Promosyon Kampanyası” Selçuk
Üniversitesi Koordinatörlüğü.Konya

Aralık 2006 Yeditepe Üniversitesi Münazara Turnuvası, Jüri olarak katılım. İstanbul

Aralık 2006 Koç Üniversitesi Pre – Euros 1 ingilizce münazara turnuvası. Jüri olarak katılım. Takım kaptanlığı.İstanbul

Aralık 2006 Galatasaray Üniversitesi Ulusal Münazara Konseyi Toplantısı, Selçuk Üniversitesi Temsilciliği.İstanbul

Mayıs 2006 “Beauty Tour” (road show) organizasyon bölge sorumluluğu. Konya

Mayıs 2006 “Eczacıbaşı Okey” sampling ve gerilla reklam
koordinatorlüğü.

Nisan 2006 “Veet” sampling ve gerilla reklam koordinatorlüğü. Konya

Mart 2006 Süleyman Demirel Üniversitesi Münazara Turnuvası. Münazaracı olarak katılım. Başarı: Yarı Final.
Isparta

Ekim 2005 – Mayıs 2006“Ülker Café Crown” sampling ve reklam koordinatörlüğü. Konya

Eylül 2005 – Haziran 2006 “Hayata +” (Coca-Cola, UNDP) Proje sorumlusu Siyah Çoraplılardan Okul Sıralarına.


Education

Eylül 2004 - … Selçuk Üniversitesi - Hukuk Fakültesi
Konya

Temmuz 2007 Youth Republic Reklam ve Pazarlama Hizmetleri Marka Yönetimi ve Liderlik (Lisans) İstanbul

Temmuz 2006 Youth Republic Reklam ve Pazarlama Hizmetleri Marka Yönetimi (Lisans) İstanbul

2001 – 2003 Ankara Atatürk Anadolu Lisesi (İngilizce)
Ankara

1999 – 2001Bülent Ecevit Anadolu Lisesi (İngilizce)
KKTC / Lefkoşe


Language skills

İngilizce
Spoken : Intermediate
Written : Upper Intermadiate

Computer skills

Windows 97- 98 – 2000 - NT- XP - Vista, Microsoft Office, Photoshop, Movie Maker
Html Basic
SMF

Interests/Hobbies

Münazara

Tiyatro ( 1996 - ...... AmatörTiyatro)

Takım Sporları

Sigara Kullanımı

Hayır

References

Selçuk Üniversitesi Rektör Yardımcısı; Prof. Dr. Kürşat TURGUT

Konya Büyükşehir Belediye Başkanı; Tahir AKYÜREK

Selçuk Üniversitesi Sağlık – Kültür ve Spor Daire Başkan Vekili; Uzm. Adem DEMİRSOY

Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi – Ceza Hukuku Anabilim Dalı Öretim Üyesi; Yrd. Doç. Dr. Onursal CİN

Selçuk Üniversitesi Vakfı Müdürü Doç. Dr. İbrahim Arslan

Selçuk Üniversitesi Televizyonu Program Koordinatörü; Evren Günevi USLU

Avukat; Ahmed Buğra ÇELİK